Bulutlar ışığı kapatmış, doğa derin bir sessizlik içinde idi,
Kuşlar henüz geçip geçmediğini anlamadıkları fırtınanın ardından, birbirleri ile mırıldanmaya başlamışlardı.
Kendimi keskin kestane toprağı kokusuna doğru yürürken buldum.
Koyu ormanın içinde ilerliyordum. Ağaçlardan gökyüzü görülmüyordu.
Patika loş ve yerler ıslaktı.
Rüzgar dinlenmeye çekilmişdi.
Taa yukardan, ışığın yanından bir kuru yaprak yola çıkmış, dala ve yapraklara çarparak toprak anayla buluşmaya geliyordu.
Ormanın sessizliğini huşu içerisinde dinliyordum.
Nemli toprak kokusu her yanı sarmıştı.
Vadinin derinliklerinden kuru dal parçalarının düşüş sesleri yankılanıyordu…
Yanımdaki ağacın üzerinde bir böcek henüz hareketlenmişdi, ayak seslerinin ağaç kabuğu üzerindeki çıtırtısı ile gözlerim üzerine döndü.
Yağmur sonrası keşif yapan bir karınca ile beraberdiler…
Yağmurun artık kesmiş olduğunu bu öncü karıncayı görünce anladım.
Panço’mun ıslak taraflarını içe katlayıp çantamın altına koydum.
Ormanın kuytularından ışığı görebiliyordum.
Biraz ileride, ağaçların arasından küçük göleti farkettim.
Yanın gittim su uyuyordu. Üzerinde ne bir böcek uçuyordu, nede balık geziyor du.
Su uyuyordu.
Su çilekeştir.
Su sır küpü dür, iç dünyasını göremezsin.
Yüzeyine baktığında her zaman gökyüzünü aksetirir.
Kendi dertlerini göstermez.
Bu sefer,
bu sefer iç dünyasını göstermiş di.
Suyun rüyasını görüyordum…








